Tuhaf şey acı. Kuşu avlayan kedi, trafik kazası, yangın... Acı gelir, GÜM, ve oradadır, üzerinize oturur. Gerçektir. Ve başkalarına bir ahmak gibi görünürsünüz. Birden bire aklınızı yitirmişsiniz gibi. Neler hissettiğinizi anlayan, nasıl yardım edileceğini bilen birini bulmaktır tek ilaç.
- ( KADINLAR, SAYFA:55 )
17 Eylül 2014 Çarşamba
AYNI HAYATLAR, FARKLI İNSANLAR
Donny içkileri getirdi ve Dee Dee ile muhabbete girdi. Aynı insanları tanıyor gibiydiler. Ben hiçbirini tanımıyordum. Kolay değildi beni heyecanlandırmak. Umurumda değildi. New York'u sevmiyordum. Hollywood'u sevmiyordum. Rock müziğini sevmiyordum. Hiç bir şey sevmiyordum. Korkuyordum belki de. Evet, evet -korkuyordum. Perdeleri çekilmiş bir odada tek başıma oturmak istiyordum. Doyamazdım ona. Deliydim. Kaçık. Ve Lydia gitmişti.
İçkimi bitirdim, Dee Dee bir tane daha söyledi. Kendimi metres gibi hissetmeye başlamıştım, harika bir duyguydu. Kasvetimi dağıtıyordu. Beş parasız olup kadının tarafından terk edilmek kadar kötü bir şey daha yoktur. İçki yok, iş yok; duvarlar sadece, oturur duvarları seyreder ve düşünürsün. Buydu kadınların intikamı, ama onlara da acı veriyor, onları da zayıflatıyordu. Ya da ben böyle olduğuna inanmak istiyorum.
Kahvaltı güzeldi. Değişik meyvelerle süslenmiş bir yumurta... ananas, şeftali, armut... biraz ceviz, baharat. İyi bir kahvaltıydı. Kahvaltıyı bitirdik, Dee Dee bana bir içki daha söyledi. Dee Dee hoştu, muhabbeti kararlı ve eğlendiriciydi. Beni güldürebiliyordu, gülmeye ihtiyacım vardı. Kahkaham içimde bir yerde kükremeyi bekliyordu: HAHAHAHAHAHA, ooo tanrım, HAHAHA. Öyle iyi oluyordu ki kükrediğinde. Hayata dair bir şeyler biliyordu Dee Dee. Birimizin başına gelenin çoğumuzun başına geldiğini biliyordu. Hayatlarımız o kadar farklı değillerdi -farklı olduğunu düşünmekten hoşlansak bile.
- ( KADINLAR, SAYFA:54 )
İçkimi bitirdim, Dee Dee bir tane daha söyledi. Kendimi metres gibi hissetmeye başlamıştım, harika bir duyguydu. Kasvetimi dağıtıyordu. Beş parasız olup kadının tarafından terk edilmek kadar kötü bir şey daha yoktur. İçki yok, iş yok; duvarlar sadece, oturur duvarları seyreder ve düşünürsün. Buydu kadınların intikamı, ama onlara da acı veriyor, onları da zayıflatıyordu. Ya da ben böyle olduğuna inanmak istiyorum.
Kahvaltı güzeldi. Değişik meyvelerle süslenmiş bir yumurta... ananas, şeftali, armut... biraz ceviz, baharat. İyi bir kahvaltıydı. Kahvaltıyı bitirdik, Dee Dee bana bir içki daha söyledi. Dee Dee hoştu, muhabbeti kararlı ve eğlendiriciydi. Beni güldürebiliyordu, gülmeye ihtiyacım vardı. Kahkaham içimde bir yerde kükremeyi bekliyordu: HAHAHAHAHAHA, ooo tanrım, HAHAHA. Öyle iyi oluyordu ki kükrediğinde. Hayata dair bir şeyler biliyordu Dee Dee. Birimizin başına gelenin çoğumuzun başına geldiğini biliyordu. Hayatlarımız o kadar farklı değillerdi -farklı olduğunu düşünmekten hoşlansak bile.
- ( KADINLAR, SAYFA:54 )
SEVİLMEYİ HAK ETMEYEN ADAMLARA
Dee Dee bir bardak şarap daha koydu. Güzeldi şarap. Dee Dee' den hoşlanıyordum. İşler yolunda gitmediğinde insanın sığınabileceği bir yeri olması hoştu. İşler kötü gittiğinde ortalıkta kimseciklerin olmadığı günleri anımsadım. Böylesi daha iyi olmuştu benim için belki. Öyleyse ? Ama benim için iyi olanla ilgilenmiyordum. Kendini nasıl hissettiğimle ve kötü hissettiğimde buna son vermekle ilgileniyordum. Tekrar iyi hissetmekle.
"Seni üzmek istemiyorum, Dee Dee," dedim. "Kadınlarla her zaman iyi değilimdir."
"Seni sevdiğimi söyledim sana."
"Yapma. Sevme."
"Pekala," dedi, "sevmem seni, ama neredeyse severim. Öyle olur mu? "
"Öbür türlüsünden çok daha iyi."
Şaraplarımızı bitirip yatağa girdik...
- ( Kadınlar, Sayfa:52 )
"Seni üzmek istemiyorum, Dee Dee," dedim. "Kadınlarla her zaman iyi değilimdir."
"Seni sevdiğimi söyledim sana."
"Yapma. Sevme."
"Pekala," dedi, "sevmem seni, ama neredeyse severim. Öyle olur mu? "
"Öbür türlüsünden çok daha iyi."
Şaraplarımızı bitirip yatağa girdik...
- ( Kadınlar, Sayfa:52 )
31 Ağustos 2014 Pazar
BUKOWSKİ BUKOWSKİ ÜZERİNE
Pis Moruğun Notları, Essex House, paperback, 255 sayfa. Yazarın önsözüyle. 1.95$. Yazan Charles Bukowski, eleştiren CHARLES BUKOWSKİ
Geçen gece birlikte içtiğim arkadaşım şöyle dedi, gerçi ben de söylemiş olabilirim: "İnsanın kendi bokunun kokusunu sevmemesi fevkalade güçtür." Sıçtıktan sonra sıçtığımıza baktığımızda bir şekilde kendimizle gurur duymamızdan konuşuyorduk.
Şimdi, böyle bir giriş çakallara, zehirli-sarmaşık çocuklarına, üniversiteli-sarmaşık çocuklarına arayıp da bulamadıkları fırsatı sunacak, bu yüzden onları önce doyurmak için yemlerini hemen veriyorum. Sülükleri üzerimizden attıktan sonra edebimizle konuşmaya başlayabiliriz. Şimdiye dek 44 yaşam boyu yetecek kadar Creeley-Üniversitesi kabusu yaşamışlığım var.
Yatağa girdim -severim yatağı, yatağın İnsanlığın en büyük icatlarından biri olduğu kanısındayım -çoğumuz orada doğar, orada ölür, orada düzüşür, orada otuzbir çeker, orada düş görürüz.
Ben biraz çatlak ve inançsız biriyim, bu yüzden Kirby'nin en iyi köşe yazılarımı elediğini tahmin ederek tek başıma otuzbirli çarşaflarımın arasına girdim. Kirby ya da Essex House hakkında bir şey bildiğimden değil; dünya deneyimimden yola çıkarak konuşuyordum -sayfalara göz gezdirdim ve hiçbir şeyi kesip atmamışlardı, herşey oradaydı -atıp tutmalar, edebi, edebi olmayan, sekse dair, abazanlığa dair, bütün siğilli çığlık ve deneyim torbası.
Onurlandırıcıydı.
Onuru severim. Kapağı kusursuzdu, ayrıca özenle dizilmişti, Pis Moruğun Notları, 0115.
Yatağa girdim ve kendi öykülerimi okumaktan haz duydum. Bir şiiri yazdıktan sonra tekrar okursam kusma ve ziyan duygusundan başka bir şey hissetmem. İnsanlar bazen bana eski şiirlerimden alıntılar yaparlar ve neden söz ettikleri hakkında hiç bir bilgim yoktur. Akşamdan kalma olduğumda bana, "dün gece 23 kişiyi evden kovdun ve karımı düzmeye kalkıştın," demelerinden farksız
Biliyor musunuz, bana palavra sıktıklarını düşünüyorum.
Fakat öyküleri, yatağa uzanmış okurken, beğendim doğrusu. Ne boktan laf, değil mi? Sanırım çarşafların arasında bütün o deneyimlerimi okumak taktı bana boynuzları. Hayatımın günlerine ve gecelerine dair okurken hala hayatta ve yürüyor olabilmeme şaştım.
Bir insan harman makinesine girip kanına, kafasının içindeki Yaz güneşine sahip çıkmayı kaç kez başarabilir? Kaç kötü cezaevi, kaç kötü kadın, kaç ufak tefek kanser, kaç patlak lastik, kaç bu kaç şu ya da ne ya da ne?...
Samimiyetle söylüyorum, kendi öykülerimi rahat bir şaşkınlıkla okudum, kim olduğumu unutarak, neredeyse, neredeyse, ve içimden,
Hmmmmm, hmmmmmm, bu orospu çocuğu gerçekten yazabiliyor, diye geçirerek.
Başka yazarlar hatırlıyorum. Çehov, G.B. Shaw, Ibsen, Irwın Shaw, Gogol, Tolstoy, Balzac, Shakespeare, Ezra Pound ve başkaları şevkimi kırdılar. Hepsi edebi biçimi gerçekliğin ve hayatın kendisini yaşamanın önüne koyuyordu. Başka deyişle ya da daha açık bir biçimde, bu adamların her biri hayatın kötü olabileceğini fakat bunu kendi özel edebi tarzlarında söyledikleri müddetçe sorun olmadığını düşünüyorlardı.
Olabilir. Oyun oynamayı seversen.
Ve sanıyorum profesörler şimdi öğrencilerin de artık oyun oynamaktan sıkıldıklarını keşfediyorlar.
Pekala, Pis Moruğun Notlarına dönelim.
Öyküleri ve fantezileri tekrar okurken onları şaşırtıcı ve yakıcı buldum. İçimden, Tanrım, Pirandello'dan beri bu kadar iyi bir öykü yazarı gelmemiştir, diye geçirdim. O zamandan beri en azından.
Bunu söylemek hoş değil, ama kitabın okumaya değer olduğunu düşünüyorum. Henüz analarının rahminden doğmamış bakire kütüphanecilerin bundan iki yüzyıl sonra, benim lanet aptal kafatasım solucanlar, sincaplar ve diğer yeraltı yaratıkları için boktan bir oyun alanına dönüştükten çok sonra, çiçekli külotlarına boşalacaklar.
Ha, bir şey daha.
On yıl sonra 1.95$'lık nüshanız 25$ edecek. Yeterince uzun yaşarsanız ve bomba son noktayı koymazsa, kitapla bir aylık kiranızı ödeyebilirsiniz.
O zaman dek, deli gibi okuyun, yalayıp yutun ve büyüyün büyüyebildiğiniz kadar.
- ( KAHRAMANIN YOKLUĞU, SAYFA 59/61 )
13 Ağustos 2014 Çarşamba
BARIŞI SATMAK, YAVRUM, ZORDUR.
Sevgili John Bryan:
... Bak, savaş konusunda, sana şiir formunda bir şey göndermeyeceğim çünkü az önce başka bir dergiye havan toplarında nasıl yırttığıma dair bir yazı yazdım ve şimdi çüküm öylece sarkıyor. Aynı konuda ve aynı tarzda şiir yazıp durursan sen de o tarzda aynı şey olursun, ki-hiçtir.
Bu konuda sana biraz palavra sıkabilirim ama. (Sessiz karmaşada taşakların titreşmesinin üstüne yoktur.) Nereden başlanır? Paramparça olup farklı bir şey için ölmek korkunç olsa gerek... her yüzyıl, her 50 yıl, her 20 yıl. Bir yerde İnsan'ın yerini insan yapımı ve insandan daha zeki robotların alacağını okudum. Olacağına bak: tek yapmaları gereken yağmurun ve yıldırımın altında durmamak ve yıpranan parçaları değiştirmek... diş ağrısı, basur ya da düzüşmek gibi sorunlarla uğraşmayacaklar. Yapacak bir şey arayışıyla ortalıkta dolanacaklar ve yapacak fazla bir şey bulamayacaklar çünkü yemek gibi bir dertleri olmayacak, kira ödeyecek kadar aptal olmayacaklar, ayyaş hücresine düşerlerse de tadını çıkaracak kadar akıllı olacaklar. Fakat merak ediyorum, bu yavrular; acıyı, merhameti, şefkati, sevgilinin başka birinin kollarına gidişinin anlamını asla bilemeyecek olan bu yavrular, savaştan uzak duracak kadar zeki olabilecekler mi? Öyle olacaklarını düşünmek isterim -geçmişimizin bu teneke gölgelerinin son hastalığı silip süpürmesini. Fakat nedendir bilmiyorum -bu boğuşan teneke kitlelere dair fotoğraflar çakıyor zihnimde... ezilmiş elektrikli gözler... bakırdan çiçeklerin arasına yayılmış harikulade gümüşi beyinler... Tanrım, sorun ne? Sorun ne ?
Şimdi, hemen başlayacağım ve sana bu hayalleri neden gördüğümü ve savaşı durdurmanın neden bu kadar zor olduğunu söyleyeceğim. Bu daha çok madeni paranın paslı yüzü, caymanın sundurması, ve iyi iş görmez, hiç bir zaman görmedi, çünkü barış için heyecan duymak zordur, ya da iman etmek, ya da seksüel yaklaşmak, ya da bayrağın ucuna bağlayıp sallamak, ya da her neyse. Sözcükleri sen döşe: ben yorgunum. Yani, padre, barış Pazar çanı kadar yatıştırıcıdır. Barış için ulusal marşlar yazılmaz, kızlar önünde barış için soyunmaz, hiç bir zaman görmeyeceğin kentler ve sular ve tepeler ve gün batımları ve fahişeler görmezsin, yabancı bir kentte bilmediğin bir dilde sarhoş olmazsın ve valinin karısını çimdiklemezsin kaybedecek bir şeyin olmadığı için. Savaş sanat bile yaratır, savaş olmasaydı Hemingway şişman ve osuruklu bir matadorun pembe gözlü şarapçı picadoru olurdu. Savaş ona batı yarı kürenin şaşı yarasalarına bir peri masalı uydurması için altın kapıyı açtı. Barış Salıque gibi geliyor bana. Barışı pazarlamak, yavrum, zor. Neden, neden, neden, neden, kahretsin, neden?? ??. Kalafatını ayarla, anlatacağım. İnsanlar barışın ne olduğunu bilmiyorlar çünkü insanlar(çoğunluk) sözde barış zamanında bile barışa hiç sahip olmadılar. Sen karar ver. Bir çocuk düşün, küçük bir çocuk. Doğru dürüst yürümeye başladığı andan başlayarak onu okula gönderirler, beyni henüz yumuşakken, ve işlerler -ülkesinin ülkelerin ülkesi olduğunu söylerler. Meksika'da yaşıyorsa Meksika'dır o ülke. Fasulyeden gına gelmiştir, ama ileride güzel şeyler olacaktır. Brezilya'da yaşıyorsa, tamam, Brezilya. Ne diyeceklerini sanıyorsun onlara, Bermuda mı? İşlerine ihtiyaçları vardır. Almanya eşittir Almanya. Rusya Rusya'dır. Dünya ideolojilerine rağmen... Rusya başı oluşturuyor sanki, diğerleri bacakları... Aynı bizim gibi, başka ulusal sanayilerin mali kontrolünü ele geçirerek... Bizim için çalışmalarına izin vererek onlara özgürlüklerini bağışlıyoruz. Ama şimdilik bir kenara koyalım bunu. Şu toy çocuğa geri dönelim. İleride kendini bir bar aynasını karşısında salya sümük nereye gittiğini merak ederken bulacak olan taze fidanımıza. Sonra küçük yumuşak kıçına kilise yapışır ve Gökteki Adam'ı anlatır ona. Dostum, bu hayli ürkütücü bir şey. Çoğumuz geçmek zorunda kaldık oradan... kesinlikle masa-altı yüzdeleriyle... fakat elimizi masaya açıp kader dedik. Öyleyse, bu çocuk, bu ufaklık, bu bebek, küçük salam parçası, halihazırda açık ovaya çıkartılmış ve başı döndürülmüştür, hiç bir şansı kalmamıştır... o, samimiyetle söylüyorum, barış alanının tamamen dışındadır artık: sadakati onaylanmış ve ruhu demir yollarına gönderilmiştir, çünkü gitmesi gereken yer orasıdır. ( Bir barakudayı iki gözünün ortasından vurabilirsin ama yine de cehenneme gitmez çünkü cehennemin nerede ya da ne olduğunu bilmez. Öte yandan, güzel baktık icabımıza, nihayet, Siktir.)
Sabahın dörde beş kalasında yatağa uzanmış yeşil kapaklı çizgili Empire Wire-Glo defterine kurşun kalemle bunu yazarken sana -sigaram bitti ve yatağın yanındaki eski iskemlenin üzerinde duran çay fincanı dolusu izmaritleri içiyorum ve sana kan dökülmesin merhametini kutsayıp ona tapınmanın zor olduğunu anlatmaya çalışıyorum; sana barışı pazarlamanın neden bu kadar zor olduğunu anlatmaya çalışıyorum; çünkü sadece ay ışığında koşturan az sayıda, çok az sayıda, çok çok az sayıda canım tavşan bilir barışın ne olduğunu!!
Şu piçe dönelim tekrar, henüz uyumadıysan. Matematik öğretirler çocuğa. Washington'un Delaware'i aştığını anlatırlar. İyi bir şey, eminim. Kızlar için ayrı erkekler için ayrı tuvaletleri var. Ve Brahms indirirler çocuğun kafasına, Schubert indirirler, o çelikten yumruk Beethoven'i indirirler, henüz kavrayamayacağı bir yaşta, ve hatırlar bunları, korunmasız gövdesine indirilen bu yumrukları, ve daha isyan edip caza yönelir. İsyan edip caza yönelmek çok daha kolaydır başka bir ülkeye ya da tanrıya yönelmekten. Daha güvenlidir, daha ucuzdur ve neredeyse hiç risk taşımaz. Biliyorlar bunu; planlanmış; verirler onlara cazı. Bizim piçe cazı önce verseler, daha sonra Beethoven'e yönelecek ve o zaman ortalık karışacaktır, tehdit. Yavrum, onlar biliyorlar ne yaptıklarını. Barış diye bir şey olmadı. Şimdi de onu futbol sahasına salar ve birilerini devirmesini söylerler. Onu biraz daha sınırlamak için bir şeyler daha anlatıp işe koşarlar - ki o da barış değildir. Uyusun, yemek yesin, alışveriş yapsın diye bir kaç saat verirler, ama daha çok düzüşsün diye, sistemi sürdürecek bebeler yapsın diye, sonra işe tekrar.
Zihnine en ufak şans tanınmaz ufaklığın. Sıradan adama, "Savaştan yana mısın yoksa barıştan mı?" diye sorarsan sana, "Barıştan yanayım, tabii ki. Savaş aptallıktır." diyecektir.
Barıştan yana olduğunu söylüyor fakat barışın ne olduğunu bilmiyor. Hiç bir zaman sahip olmamış.
Savaş için üretilmiş, onunla birlikte yaşıyor, her kıçını döndüğünde arka cebine uzanan altın-bacaklı bir fahişeyle birlikte yaşar gibi. Sen ne diyorsun, tutkuyla savaşır o, haykırır savaş diye! Fakat barışa aşık olmaz çünkü küçük erkek-bacaklarıyla düşe kalka yürümeye başladığından beri hiç bilmedi ki barışı. Ve her şey o kadar kahrolası korkunçlukta ki bazen öfkeden bardak bardak viskiyi duvarlara fırlatıyorum içeceğim yerde; İnsan'a ve onun kabuk bağlamış körlüğüne söverim sık sık, küçüklüğüne, her şeyi maymun gibi emişine... Yanılıyorum ama. Ne şansı olabilir ki zavallı piçin? Ve ben kim oluyorum da ölçüsünü almaya kalkıyorum? Ey, yıkılmış ve iblisleri kurutulmuş budala, diye çıkışır göbeği yağ tutmaya başlamış ve ikinci çocuktan sonra o topuksuz düz ayakkabıları giyen karısına. 2-3 kez ya da 6 kez işten kovulur, korkuya kapılır. Kafasının içi hava dolu araba sürer ve bir kaç trafik kazası yapar. Taşakları ağrıyıncaya kadar vergilendirilir. Ne kadar çok para kazanırsa kazansın, hiç bir zaman parası yoktur. Bir günden ötekine rahat bir soluk alarak geçemez. Onu deşip şarap şişesini paylaştıkları ara sokağa götürmeye hazır bir boynuz sürüsü hep, ağzı çabuk ve iyi laf yapmıyorsa şayet. Bu mu barış? Buna mı heyecan duyacak? Sonra, ışıksızlıktan ve yalandan hasta, bir gece eve erken gelir ve karısını (yağ bağlamış göbek falan) doğal gaz sayacını okumaya gelen adamla yatakta bulur... barış mı? -hiç bilmedi ki. Daha başından bir boğa gibi, birine ya da bir şeye ya da bir yere toslamak üzere yetiştirilmişti.
Yanıt ne? Benim bütün bildiğim şu anda hapiste olmadığım (ki iyi, ve bencilce); fakat frenoloji, hatta Güney'de yaşayan ve ateşi inceleyen görkemli bir boğa gibi şiir yazan dostlarımdan biri gibi bilardo uzmanı bile olmayan biri olarak, tek yanıt insan yetiştirmeye dair mevcut eğitim kaynaklarımızı daha az dışlayıcı ve daha çok seçim tanıyan bir alana kaydırmaktır diyorum... daha çok seçim... tanrı, lider, ülke... müzik, aşk, spor, şamata, içki, nutuk... demek istediğim şu ki, deniz dizlerimize ulaştı ve bizimle... zamanla... başka şeyleri düşünmek... ekmek, kolay am ve suçlamalar dışında, ;;;; sanıyorum neredeyse çok geç bunun için... belki şu Hidrojen bombası hepimizin ödünü bokuna karıştırmaya yetecek kadar büyüktür ve şeref ve ülke gibi şeylerin hiç bir anlamı olmadığını idrak ederiz -boş bir mabette karanlık ilahiler, ve hala geçit veriyoruz teneke adamlara, zihnimizin teneke adamlarına, muhtemel geleceğimizin teneke adamlarına, bu savaş martavalına kanmaya devam edersek eğitildiğimiz üzere.
İçimizdeki o büyük şeyin bize söylediği gibi yürümeyi ve konuşmayı öğrenmenin zamanı artık. Daha iyi ve büyük mucizelerin ve onlara dair konuşmanın zamanı, bu kadar uzun zamandır nasıl yanıldığımızı görmenin... bu bir başlangıç, yakarış değil. Barış gerçekleşmekten başka bir şey için yakarmaz.
topukluyorum,
barış seninle olsun,
Charles Bukowski
- ( KAHRAMANIN YOKLUĞU, SAYFA 37/41 )
10 Ağustos 2014 Pazar
HÜZÜN
Hüzün. Hüzün o kadar büyük ki, başka bir şeye dönüşür - bir bira bardağına örneğin - Hüzün bir şeydir, delilik başka bir şey. Bu yüzden odana gider, kıçındaki boku siler ve delirmeye karar verirsin... Sonra ne olur ?
"KAPI ÇALAR!" Yüzünün yarısını örten tozlu siyah şapkalı bir kadın. Üzerinde yeşil bir pelerin vardır ve külotunun kokusunu alırsın... Sürekli beyaz bir sıvı salgılayan koca bir yarık muhtemelen, atmığı değil saman örtüsünü kast ediyorum ve Bionbion'nın ölmek üzere olan çocuklarına bir bağışta bulunmak istemez misiniz, diye soruyor bana. Hayır, anam, hayır, lütfen... Ooo uyuyor muydunuz? Üzgünüm... Üzül, ama uyumuyordum, anam.
- ( KAHRAMANIN YOKLUĞU )
"KAPI ÇALAR!" Yüzünün yarısını örten tozlu siyah şapkalı bir kadın. Üzerinde yeşil bir pelerin vardır ve külotunun kokusunu alırsın... Sürekli beyaz bir sıvı salgılayan koca bir yarık muhtemelen, atmığı değil saman örtüsünü kast ediyorum ve Bionbion'nın ölmek üzere olan çocuklarına bir bağışta bulunmak istemez misiniz, diye soruyor bana. Hayır, anam, hayır, lütfen... Ooo uyuyor muydunuz? Üzgünüm... Üzül, ama uyumuyordum, anam.
- ( KAHRAMANIN YOKLUĞU )
YATAK
Yatağa girdim - severim yatağı, yatağın insanlığın en büyük icatlarından biri olduğu kanısındayım - çoğumuz orda doğar, orada ölür, orada düzüşür, otuzbir çeker, orada düş görürüz.
- ( KAHRAMANIN YOKLUĞU )
- ( KAHRAMANIN YOKLUĞU )
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)