7 Ekim 2017 Cumartesi

SERİN SERİN ESEN BİR DELİ RÜZGAR

bütün suçu babama yüklememeliydim, ama,
çiğ ve anlamsız nefretle
ilk o tanıştırdı beni.
bu konuda üstüne yoktu: herhangi bir şey ve her şey
nefretini kabartmaya yeterdi
ve onu rahatsız eden şeylerin başında
ben geliyordum.
korkmuyordum ondan
ama öfkesi yüreğimi dağlıyordu
çünkü o yaşta dünyamdı benim
ve korkunç bir dünyaydı bu, ama bütün suçu
babama yüklememeliydim çünkü orayı...evi...terk ettiğimde
kopyaları her yerde karşıma çıktı: babam bütünün küçük bir
parçasıydı
sadece, ama tanıdığım insanlar içinde kimse nefret duymada
eline su dökemezdi.
başka ustalar da tanıdım ama: kimi ustabaşılar, kimi berduşlar,
birlikte olduğum kadınların çoğu da iyiydiler
nefret duyma işinde-sesimi, tavırlarımı, varlığımı
bahane edip beni suçladılar başarısızlıkları için,
beni memnuniyetsizliklerinin hedefi yapıp onları
başarısız geçmişlerinden çekip çıkartmadığım için
suçladılar; benim de kendime göre sorunlarım olduğunu
idrak etmeksizin-sorunlarımın çoğu onlarla birlikteliğimden
kaynaklanıyordu.

uysal adamım ben, kolaylıkla nedensiz mutlu, hatta aptalca
mutlu edebilirim ve tek başıma bırakılmaktan
genellikle hoşnutumdur.

ama o denli sık ve uzun zamandır birlikteyim ki
bu nefretle,
tek özgürlüğüm, tek huzurum onlardan uzak
olmak ve başka yerde olduğumda, neresi olursa olsun-
kahve servisi yapan şişman ve yaşlı bir kadın garson onlara kıyasla
serin serin esen bir deli rüzgardır.


- ( Bana Aşkını Getir ; S: 108 / 109 )

4 Eylül 2017 Pazartesi

HAVA KAPALI

İspanyollar biliyorlardı cevabı, Yunanlılar
da, ama
siğil içindeki babaannemin
kafası karışıktı.

Galileo tahmin etmenin ötesine geçti, peki ya
Salisbury?

kıyametin parlaklığı herkesin
pisliğidir
eşeklerden ve develerden hala
faydalanırken.

Cleopatra bayılırdı herhalde
Kanada pastırmasına ve
kimse söz etmiyor
Roma tepelerinden.

falsolu top falsoyu alıyor
ve en fazla stoğu yapılan dondurma
vanilyadır.

600.000 insan öldü Leningrad
kuşatmasında
ve işte Shostakovich'in Yedinci
Senfonisi.

bu gece silah sesleri geldi
dışarıdan
ve ben oturup yağlı parmaklarımla
alnımı ovdum.

saraylar, saraylar,
ve pencereleri iğrenç
kara okyanuslar.

iki nokta arasındaki en kısa
mesafe
çekilmezdir
genellikle.

kim soktu elmayı
domuzun
ağzına?
gözlerini çıkarıp
kim pişirdi onu
böyle?
Cassiodurus mu?
Cato mu?

Mayıs pilotları
gömülü kemik köpekleri
lokum gibi öpüşler
sesin ödlek sahtekarlığı
ayaktaki
raptiye.

Virgina sülün gibi.
Madalaine döndü.
Tina kendini cine verdi.
Becky telefonda.
cevap
verme.

dolapta görüyorum seni.
karanlıkta görüyorum.
ölü görüyorum.
Santa Monica kara yolunda giden
bir kamyonetin arkasında
görüyorum.

yağmurda olunacak en iyi yer
yağmurun altıdır,
sabahın bir buçuğunda
yağmurun altında bir çiftlik evine doğru
yürüyorsun,
üst pencerelerden birinde tek bir ışık
var.
ışıklar söner.
bir köpek havlar.

düşün tahlilini
en iyi gören
yapar.
salyangoz yuvasına doğru sürünür.
battaniyenin altındaki ayak parmakları
dünyanın en güzel manzaralarından
biridir.

donmuş ateştir
tahta.

elim elimdir.
elim elindir.

cesaretin
lacivert
dalgası.

Turgenev
Turgenev

bulutlar bana doğru
ilerliyor.

güvercin
adımı
söyler.



- ( Gülün Gölgesinde ; S: 132 / 133 / 134 / 135  )

GENÇTİM NEW ORLEANS'DA

açlıktan ölüyor, zamanımı barlarda geçiriyordum,
ve yürüyordum geceleri,
saatlerce,
ayışığı yapaymış gibi gelirdi
bana, öyleydi belki de,
ve Fransız Kesimi'nde geçen faytonları
seyrederdim, üstü açık arabada
herkes dimdik, zenci sürücü ve
arkada bir kadınla bir erkek,
genellikle genç ve beyaz.
ben beyazdım hep.
ve dünyanın beni mest ettiği
söylenemezdi.
gizlenecek bir yerdi
New Orleans.
hayatımı rahatsız edilmeden
boşa harcayabilirdim
sıçanları saymazsak.
küçük ve karanlık odamdaki
sıçanlar hiç memnun kalmazlardı
odayı benimle paylaşmaktan.
iri ve korkusuzdular
göz kırpmayan
bir ölümden söz ederdi
bana diktikleri
gözleri.

kadınlar menzilimin dışındaydılar.
bir zavallı görüyorlardı
bana baktıklarında.
benden biraz daha yaşlı
bir garson vardı, kahvemi
getirdiğinde hafifçe gülümser,
masamda oyalanırdı.
bu bana yeterdi, yeter de
artardı.

o kentle ilgili bir şey
vardı ama: başkalarının
bu kadar ihtiyaç duyduğu
şeylere bu kadar kayıtsız olduğum
için suçlu hissettirmedi
kendimi bana.
rahat bıraktı.

ışıkları söndürür
yatağıma otururdum ve
dışarıdaki sesleri dinleyerek
şişemi kaldırır
üzümün sıcaklığının içime teneffüs
etmesine izin verirken
sıçanları yeğlerdim
insanlara.

kaybolmak,
delirmek,
o kadar da kötü
değildir
öyleysen:
kayıtsız.

New Orleans bu fırsatı tanıdı
bana.
kimse adımla seslenmedi
bana orada.
telefon yoktu,
iş yoktu,
hiçbir şey
yoktu.

ben
fareler
ve gençliğim,
bir zamanlar
hiçliğin içinde bile
yapılacak değil
sadece bilinecek bir şeyin
kutlanışı olduğunu
biliyordum.


- ( Gülün Gölgesinde ; S: 124/ 125 / 126  )

10 Haziran 2017 Cumartesi

AKŞAMDAN KALMA

dünyada benim kadar akşamdan kalmalık yaşamış
bir kişi daha olduğunu sanmıyorum
ve henüz öldürmediler beni
ama o sabahların
bazıları
ölümden beterdi.

bildiğiniz gibi, en kötüsü fosur fosur sigara
içip hap atarken boş mide ile
içmektir.

ve akşamdan kalmalığın en kötü biçimi
arabanızda ya da yabancı bir odada
ya da kodeste uyanmaktır.

uyanıp
bir gece önce korkunç bir şey
yaptığını hatırlar ama
ne olduğunu
hatırlayamazsınız.

ve mutlaka bir arıza söz
konusudur -bazı organlarınız
zedelenmiştir, paranız ve/veya varsa
muhtemelen ve sık sık
arabanız kayıptır.

ve varsa kız arkadaşınızı ararsınız
ve telefonu yüzünüze kapatması kuvvetle
muhtemeldir.
ya da o an yanınızda ise, köpüren
öfkesini hissedersiniz.

ayyaşlar asla bağışlanmaz.

ama ayyaşlar kendilerini bağışlar
çünkü tekrar içmeye
ihtiyaçları vardır.

on yıllardan beri içen biri
olmak korkunç dayanıklılık
ister.

içki arkadaşların
içkiden ölmüşlerdir.
kendinden defalarca hastaneye
düşmüşsündür ve "bir içki daha
içersen ölürsün," şeklinde uyarılmış
ama ondan da birden fazla içerek
yırtmışsındır.

yaş olarak
bir asrın dörtte üçüne
yaklaşırken
sarhoş olabilmek için
daha fazla içkiye ihtiyaç
duyarsın.
ve akşamdan kalmaların daha kötüdür,
kendine gelme süresi
daha uzun.

ve olağanüstü aptalca olan şey
şu ki
yaptıklarından
ve hala yapıyor olmaktan
pişmanlık
duymazsın.

bunu en kötü akşamdan kalmalıklarımdan birinin
boyunduruğunda yazıyorum
ve aşağıda
çeşit çeşit içki var.

canavarca
harikuladeydi
her şey,
bu deli ırmak,
bu deşici
yağmalayıcı
delilik,
allah bunu benden başka kimsenin
başına vermesin,
amin.


- ( Gülün Gölgesinde ; S: 112 / 113 / 114  )

MOLA VERMEK

zorunludur yoksa duvarlar üstünüze
yığılır.
her şeyden vazgeçebilmelisin, fırlatıp atabilmelisin,
her şeyi.
kişisel çıkar
gözetmeksizin ve
yardım kabul etmeksizin
baktığına bakmayı
düşündüğünü düşünmeyi
yaptığını yapmayı
ya da yapmadığını yapmamayı
öğrenmelisin.

çabalamaktan
yorgun insanlar.
ortak alışkanlıklara
sığınıyorlar.
kaygıları
sürü kaygıları.

çok az insan
eski bir ayakkabıya on dakika bakabilir
ya da kapı tokmağını kimin icat
ettiğini merak eder.
cansızlaşırlar
çünkü
mola vermeyi
kendilerini çözmeyi
kaprislerini bir kenara bırakmayı
görmemeyi
duymamayı
öğrenmemeyi
yuvarlanıp tertemiz sıyrılmayı
beceremezler.

yapay kahkahalarını duyar duymaz
uzaklaşın onlardan.



- ( Gülün Gölgesinde ; S: 103 / 104 )

SON TABURE

sürekli tezgahın tahtasını, damarları,
çizikleri, sigara yanıklarını
inceliyordum.
orada bir şey vardı
ve ben ne olduğunu tam olarak çözemiyordum,
bu da devam etmemi sağlıyordu.

bir başka tuhaflık
bardağı sarmış
elimi seyretmekti.
bardağı sarmış bir elde
insanı usulca büyüleyen
bir şey vardır.

ve bu, elbette:
bütün sarhoşlar yapar:
buzlu suda beklemiş
bira şişesinin ıslak etiketini
baş parmağının tırnağı ile soyarsın.

sigara içmek de iyi bir
gösteridir, özellikle sabah güneşinde
jakuziyi arkana almışsan,
duman kıvrılıp
şekilden şekile girer.
insana huzur duygusu
verir bu,
hele bir de
müzik dolabında
favori parçalarınızdan
biri çalıyorsa.
ve barmen biraz yaşlı
ve yorgun ve
bilge ise
nerede olduğunu, ne
yaptığını bilmek güzeldir -
bardak yıkar, tezgaha yaslanır
ya da çarktırmadan bir tek
atar
ya da başka bir şey
yapardı
ama onun bir parçasını görmek,
beyaz gömleğinin farkında
olmak önemliydi.

bir de dışardali trafiğin sesini
dinlerdin,
her geçen arabayı.
isteyerek değil, farkında
olmadan.
yağmur yağmış, farkında
olmadan.
yağmur yağmış ve
ıslak asfaltta lastiklerin vızıltısını
duyabiliyorsan daha da
iyiydi.

gizlenecek en iyi yerdi
bar.
zaman senin denetimine
giriyordu, içinde yüzmek için
zaman, harcamak için
zaman.
ne guruya ihtiyaç vardı
ne de tanrıya.
kendinden
başka bir şey ummaz,
umulmayana
bir şey yitirmezdin.


- ( Gülün Gölgesinde ; S: 98/ 99 / 100 )

4 Haziran 2017 Pazar

TRAŞ OLURKEN YÜZÜMÜ KESTİM

hiçbir zaman olması gerektiği gibi değil, dedi, insanlar,
müziğin sesi, sözcüklerin
yazılışı.
hiçbir zaman olması gerektiği gibi değil, dedi, bütün
bize öğretilenler, peşinden koştuğumuz aşklar,
öldüğümüz bütün ölümler, yaşadığımız
bütün hayatlar,
hiçbir zaman olması gerektiği gibi değiller,
yakın bile değiller.
birbiri arkasından yaşadığımız
bu hayatlar,
tarih olarak yığılmış,
türlerin israfı,
ışığın ve yolun tıkanması,
olması gerektiği gibi değil,
hiç değil,
dedi.

bilmiyor muyum? diye
cevap verdim.

uzaklaştım aynadan.
sabahtı, öğlendi,
akşamdı,

hiçbir şey değişmiyordu
her şey yerli yerindeydi.
bir şey patladı, bir şey kırıldı,
bir şey kaldı.

merdivenlerden inip içine
daldım.

- ( Gülün Gölgesinde ; S: 93 / 94 )