cenaze arabası kafası kesiklerle, kayıplarla, yaşayan
kaçıklarla dolu olarak odanın içinden geçiyor.
sinekler insanın üstüne tutkal gibi yapışıyor.
kanatlarını
kaldıramıyorlar.
yaşlı bir kadının kedisini süpürgeyle
dövüşünü izliyorum.
sıcak dayanılır gibi değil,
tanrının
pis bir numarası.
tuvaletin suyu
buharlaşmış
telefon sessiz
çalıyor,
küçük esnek kol çanın üstünde
titreşiyor.
bisiklete binmiş bir çocuk
görüyorum,
jant telleri
çöküyor,
lastikler yılana dönüşüp
eriyorlar.
gazete fırın sıcaklığında,
sokaklarda insanlar birbirlerini
nedensiz öldürüyorlar.
en kötü adamlar en iyi işlere sahipken
en iyi adamlar en kötü işlerde çalışıyorlar ya da
işsizler ya da
akıl hastanelerine kapatılmışlar.
4 konserve kutusu yiyeceğim kaldı.
klimalı birlikler evden eve
odadan odaya gidip
insanları tutukluyor, vuruyor,
süngülüyorlar.
biz bunu yaptık kendimize, bunu
hak ediyoruz.
açmaları gerekirken
açma zahmetine katlanmayan çiçeklerden farkımız yok
ve güneş beklenmeden
usanmış gibi,
güneş bizden umudunu kesmiş bir
beyin sanki.
arka balkona çıkıp
ölü bitkilerden oluşan denize bakıyorum,
yeni dikenler ve dallar titreşiyor
esintisiz gökyüzünde.
bir şekilde seviniyorum tükenmiş
olmamıza-
sanat eserleri,
savaşlar,
çürümeye yüz tutmuş aşklar,
her günü yaşayış biçimimiz,
birlikler buraya ulaştığında
ne yapacakları umurumda değil,
yataktan kalktığımız her gün
kendimizi öldürdük zaten.
mutfağa dönüp
yumuşak bir konserve kutusundan
biraz kıyma boşaltıyorum, neredeyse
pişmiş,
oturup
yiyorum, tırnaklarımı
seyrediyorum,
kulaklarımın arkasından
ter damlıyor ve
sokaklardan silah sesleri geliyor,
çiğniyor ve merak etmeden
bekliyorum.
- ( Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali ; S: 185 / 186 / 187 )
29 Ekim 2017 Pazar
21 Ekim 2017 Cumartesi
EN İYİ DOSTUM
pansiyon farelerinin marş müziği eşliğinde
sürüklerken
mukavva bavulumu
ya çok sıcak olurdu hava
ya da dondurucu soğuk
ya hatunlar
dolar savaşçılarına aşıktılar
ve ben eyalet eyalet
dolanıyordum mukavva bavulumla
Teksas, Arizona, Louisiana, Georgina,
Florida, Güney Carolina...
yemiştim kafayı
iptaldim
aşikar olana
yüzleşemiyor
kirli şiltelerin üstünde
cin içip
alkole alıştırıyordum
tahtakurularını
intihar planları yapıyor ve
çuvallıyordum,
üçüncü sınıf işlere girip
çıkmaya başladım ve
umursamayan ve benden daha zeki
birilerinin paramparça ettiği
hedeflerdi sanki
saatler
Tanrı'ya gidemezdim
beni kurtarması için
ama Tanrım ne biçim
devirdim
şişeleri
hiçliğin nehrine akan
yüzlerce
şişe
ve içkinin kötülükleri üstüne
dilediğinizi söyleyebilirsiniz
ama onsuz hayatta katlanamazdım
sıçan gözlü ustabaşılarıma
tatil ve sigorta
ile yetinen
işçilere
köleliklerinin farkında
olmadan
kendilerini şanslı sayan
adamların
esaretine.
şişe
sadece şişe
ve şişeler sayesinde
katlanabildim
herşeye
gün boyunca
tekrar odama döneceğim
geceyi düşlerdim
ayakkabılar
çıkartılmış
karanlıkta
yatağa uzatılmış
şişenin kapağını açıp
o ilk yudumu almak
kokuşmuşluğu
çürümüşlüğü
üstümden atarak
bir sigara yakar,
duvarlara ve ayışığına
aşık,
bu pis oyunu içime çektikten sonra
uzağa üfler
ve şişeye uzanırdım
gene
zayıf değil
ama güçlü;
sıkı bir yudum alıp
şişeyi yere bırakarak
herkesin
olasılıkları
altetme
yöntemi
farklıdır.
- ( Bana Aşkını Getir ; S: 176 / 177 / 178 )
sürüklerken
mukavva bavulumu
ya çok sıcak olurdu hava
ya da dondurucu soğuk
ya hatunlar
dolar savaşçılarına aşıktılar
ve ben eyalet eyalet
dolanıyordum mukavva bavulumla
Teksas, Arizona, Louisiana, Georgina,
Florida, Güney Carolina...
yemiştim kafayı
iptaldim
aşikar olana
yüzleşemiyor
kirli şiltelerin üstünde
cin içip
alkole alıştırıyordum
tahtakurularını
intihar planları yapıyor ve
çuvallıyordum,
üçüncü sınıf işlere girip
çıkmaya başladım ve
umursamayan ve benden daha zeki
birilerinin paramparça ettiği
hedeflerdi sanki
saatler
Tanrı'ya gidemezdim
beni kurtarması için
ama Tanrım ne biçim
devirdim
şişeleri
hiçliğin nehrine akan
yüzlerce
şişe
ve içkinin kötülükleri üstüne
dilediğinizi söyleyebilirsiniz
ama onsuz hayatta katlanamazdım
sıçan gözlü ustabaşılarıma
tatil ve sigorta
ile yetinen
işçilere
köleliklerinin farkında
olmadan
kendilerini şanslı sayan
adamların
esaretine.
şişe
sadece şişe
ve şişeler sayesinde
katlanabildim
herşeye
gün boyunca
tekrar odama döneceğim
geceyi düşlerdim
ayakkabılar
çıkartılmış
karanlıkta
yatağa uzatılmış
şişenin kapağını açıp
o ilk yudumu almak
kokuşmuşluğu
çürümüşlüğü
üstümden atarak
bir sigara yakar,
duvarlara ve ayışığına
aşık,
bu pis oyunu içime çektikten sonra
uzağa üfler
ve şişeye uzanırdım
gene
zayıf değil
ama güçlü;
sıkı bir yudum alıp
şişeyi yere bırakarak
herkesin
olasılıkları
altetme
yöntemi
farklıdır.
- ( Bana Aşkını Getir ; S: 176 / 177 / 178 )
SERÇE GİBİ
hayat vermek için hayat almalısın,
ve elemimiz kısa ve kot düşerken
milyar-kanlı denizin üstüne,
boylu boyunca ölmüş çürümekte olan ve
çevrenin manzarasına karşı ayaklanan
beyaz bacaklı, beyaz karınlı yaratıklarla çevrelenmiş
tehlikeli biçimde içe dönük resiflerin yanından geçtim.
sevgili çocuğum, ben sana sadece serçenin
sana yaptığını yaptım; genç olmanın moda olduğu bir zamanda
yaşlıyım; gülmek moda olduğunda ben ağlarım.
sevmek daha az cesaret gerektirirken
senden nefret ettim.
- ( Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali ; S: 14 )
ve elemimiz kısa ve kot düşerken
milyar-kanlı denizin üstüne,
boylu boyunca ölmüş çürümekte olan ve
çevrenin manzarasına karşı ayaklanan
beyaz bacaklı, beyaz karınlı yaratıklarla çevrelenmiş
tehlikeli biçimde içe dönük resiflerin yanından geçtim.
sevgili çocuğum, ben sana sadece serçenin
sana yaptığını yaptım; genç olmanın moda olduğu bir zamanda
yaşlıyım; gülmek moda olduğunda ben ağlarım.
sevmek daha az cesaret gerektirirken
senden nefret ettim.
- ( Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali ; S: 14 )
PAMUK MAKARALARIYLA OYNAYAN KÜÇÜK BİR ÇOCUĞUN ELLERİ
Düş kurmakla geçti ömrüm. Hayatımın anlamı buydu, evet,
yalnızca buydu. Sahnemin dışındaki hiçbir şeye dönüp bakmadım. Hayatımda ki en
büyük üzüntüler, gönlüme bakan pencereyi açıp oradaki bitip tükenmez kaynaşmayı
seyrederek kendimi unutmamla eriyip gitti.
Baştan beri sadece hayalci olmayı istedim. Yaşamaktan
bahsedenleri yarım kulak dinledim. Olduğum yerde olmayana, asla olmadığım şeye
ait oldum hep. Ne kadar değersiz olursa olsun, ben olmamak kaydıyla her şeyi
şiirsel buldum. Ben, bir tek hiçlik’i sevdim. Düşünü bile kuramayacaklarımı
arzuladım sadece. Hayat akıp gittiğini hissettirmeksizin, bana şöyle bir değip
geçsin istedim. Aşktan tek dileğim, uzak
bir düş olarak kalmasıydı. Tamamen gerçek dışı olan gönlümdeki manzaralarda
bile hep uzaklar cazip geldi, gittikçe silinerek neredeyse ufka dek uzanan su
kemerlerinde, manzaranın geri kalanında olmayan bir düş dinginliği vardı; işte
bu dinginliğin hatırına sevdim onları.
Kendime bir düş dünyası kurma saplantısı hiç terk etmedi
beni, öldüğüm güne kadar da sürecek. Çekmecelerimin dibine rengarenk makaralar
ya da-içlerinde bazen çekmeceye sığmayacak kadar büyük bir atın ya da filin de
olduğu- satranç taşları dizmiyorum artık, ama özlüyorum.. bugün düş evrenime,
kışın şöminenin köşesinde ısınırcasına, iç dünyamda yaşayan capcanlı
yaratıkları diziyorum keyfimce. İçimin derinlerinde yığınla dostum var benim,
her biri kendine has, gerçek, sınırları gayet iyi çizilmiş ve hep yarım kalmış
bir varlığa sahip.
Kimi zorluklarla boğuşur bunların, kimi kendi köşesinde,
renkli bohem hayatlar sürer. Ticari temsilci olanlar da var içlerinde, daha
başkaları kendi köylerinde, kasabalarında yaşar; şehre inerler bazen; bir gün
tesadüfen karşıma çıkarlar ve kanım kaynayarak, coşkuyla bağrıma basarım
onları. Ve bütün bunları düşlerken, elimi kolumu sallayarak, yüksek sesle
konuşarak odamda bir aşağı bir yukarı yürürken- derin bir sevinç dolar içime,
tamama eririm, neşeyle zıplarım, gözlerim parlar, kollarımı kocaman açarım
kucaklamak için dostlarımı ve elle tutulur, engin bir mutluluk duyarım.
Hayır, hiçbir hüzün var olmamış şeylerin hüznü kadar işlemez
insanın içine. Gerçek zamanda yaşanmış geçmişimi düşünürken, yol kenarına
atılmış çocukluğumun cesedine ağlarken hissettiklerim…Bu bile düşlerimdeki
mütevazı yaratıkların gerçek olmadığını düşününce bastıran acıya, ağlarken
kapıldığım heyecana yetişemez; hatta figüranlara, sahte varlığımla düşlerimde
yürürken bir köşe başında ya da hayalimde bin kez inip çıktığım o dar
sokaklardan birinde, bir kapı önünde, tesadüfen, bir kerecik gözümün iliştiği
insanlara bile içim yanar.
Bu yaratıklara can vermenin, ayağa kaldırmanın
imkansızlığının verdiği üzüntü, düş dostlarımın, bilincimdeki yerlerinden
bağımsız olarak, gerçekten var olabileceklerini bir uzama ait olmadıklarını
düşününce, işte en çok o zaman Tanrı’ya karşı hınca dönüşür, kurmaca hayatımda
neler yaşamışızdır o dostlarımla, hayali kafelerde ne renkli sohbetler
etmişizdir.
Benim dışımda, zerrece var olmamış, ne biçim ölü bir
geçmiştir bu içimde taşıdığım. Yalnızca gönlümde gerçek olmuş, küçük köy evinin
bahçesindeki çiçekler. O düş çiftlikle sebze bahçeleri, çam ormanları. Düşsel
yazlıklar, hiçbir yerde var olmamış
kırlarda gezmeler. Yol kıyılarında ağaçlar, patikalar, çakıl taşları, gelip
geçen köylüler….Baştan beri birer birer düştü hepsi, belleğime kazınmış bunca
şey sahte bir acı doğuruyor- ben ise, saatlerimi düşlere verdikten sonra,
onları düşlediğimi hatırlamakla da saatler geçiriyorum; ve gerçek, melankolik
bir üzüntü duyuyorum, gerçek bir geçmişe ağlıyorum ve ciddiyetle, tabutta yatan
ölü bir gerçek hayatı seyrediyorum.
Tamamen iç dünyama ait olmayan hayatlar ve manzaralar da var. Karşısında saatler
geçirdiğim, sanat değeri düşük tabloların ya da bazı renkli taş baskıların
gerçeğin ötesine geçtiği bile oldu gözümde. Böyle durumlarda daha farklı, daha
hüzünlü, daha yakıcı olurdu hislerim. Gördüğüm yerler gerçek olsun ya da
olmasın, oralarda bulunamadığıma yanardım. Hiç olmazsa, küçücükken uyuduğum
odada asılı duran o küçük gravürde, mehtabın altında uzanan ormanın kıyısına fazladan
bir figür olarak çizselermiş beni. Nehir kıyısındaki o ormanda, ölümsüz ay
ışığının altında durduğumu, gözlerden uzakta, bir söğüdün eğik dallarının
altından kayığıyla süzülen adama
baktığımı düşleyebilseydim. O an, doludizgin düşlere kapılmamak acı verirdi.
Çektiğim özlemin yüzü başka olur, umutsuzluğum ellerini başka türlü uzatırdı.
Beni işkencelerle kıvrandıran imkansızlığın altında yatan sıkıntı ise
farklıydı. Demek hiç birinin ne Tanrı katında bir anlamı vardı, ne de
arzularımızın mantığına uygun bir şekilde gerçekleşme olasılığı- bilmediğim bir
yerde- üzüntülerimi ve düşlerimi yöneten mekanizmayla aynı özden, dikey bir
zamanın içinde. Demek benim için bile yoktu, hiçbir yerde yoktu düşlerimdeki
cennet. Düşlediğim dostlarıma, yarattığım sokaklara asla kavuşamayacaktım
demek, kendime verdiğim o köy evinde, sabahları o kargaşanın içinde, horozların
ve tavukların gıdıklamaları arasında uyanamayacaktım… üstelik her şeyin
Tanrı’nın eliyle kusursuzca ayarlanmış, hepsinin var olması için mükemmel bir düzenin
kurulmuş olmasına, onlara sahip olabileceğim bir şekle sokulmuş olmalarına
rağmen- oysa kendi düşlerim, bu eksiksiz düzene ve şekle ancak, bu zavallı
gerçekleri barındıran içimdeki uzamın var olmayan bir boyutunda ulaşabilirdi.
Şu yazdığım kağıttan başımı kaldırıyorum… Vakit henüz erken.
Daha yeni öğle olmuş, günlerden Pazar. Yaşamanın verdiği mutsuzluk, bilinçli
olma hastalığı bedenimin tüm zerrelerine işliyor, beni bunaltıyor. Huzursuz
ruhlar için adacıklar, herkesin keşfedemeyeceği, düşlerine hapsolmuş ruhlara
özel, kocamış ağaçlarla çevrili yollar olsa.. Ne zor iş, yaşamaya, az da olsa
kıpırdanmaya mecbur olduğumu bilmek, hayatta benim dışımda, benim kadar gerçek
başka insanların olduğu gerçeğinin üzerime gelmesine ses çıkaramamak. Mecburen
oturmuş, ruhum muhtaç diye, bunca şeyi yazıyorum- ve bunu bile yalnızca
düşlemekle, kelimelere, bilince başvurmadan, silikleşmiş, ezgili yeni bir ben
yaratarak ifade etmekle yetinemiyorum, oysa içimdekileri gerçekten
dillendirdiğimi hissedebilsem gözlerim dolardı, kendi benliğimin yamaçlarından
usulca, büyülü bir ırmak gibi akardım, bilinçdışına, Tanrı dışında hiçbir
anlamı olmayan uzaklara doğru.
7 Ekim 2017 Cumartesi
SERİN SERİN ESEN BİR DELİ RÜZGAR
bütün suçu babama yüklememeliydim, ama,
çiğ ve anlamsız nefretle
ilk o tanıştırdı beni.
bu konuda üstüne yoktu: herhangi bir şey ve her şey
nefretini kabartmaya yeterdi
ve onu rahatsız eden şeylerin başında
ben geliyordum.
korkmuyordum ondan
ama öfkesi yüreğimi dağlıyordu
çünkü o yaşta dünyamdı benim
ve korkunç bir dünyaydı bu, ama bütün suçu
babama yüklememeliydim çünkü orayı...evi...terk ettiğimde
kopyaları her yerde karşıma çıktı: babam bütünün küçük bir
parçasıydı
sadece, ama tanıdığım insanlar içinde kimse nefret duymada
eline su dökemezdi.
başka ustalar da tanıdım ama: kimi ustabaşılar, kimi berduşlar,
birlikte olduğum kadınların çoğu da iyiydiler
nefret duyma işinde-sesimi, tavırlarımı, varlığımı
bahane edip beni suçladılar başarısızlıkları için,
beni memnuniyetsizliklerinin hedefi yapıp onları
başarısız geçmişlerinden çekip çıkartmadığım için
suçladılar; benim de kendime göre sorunlarım olduğunu
idrak etmeksizin-sorunlarımın çoğu onlarla birlikteliğimden
kaynaklanıyordu.
uysal adamım ben, kolaylıkla nedensiz mutlu, hatta aptalca
mutlu edebilirim ve tek başıma bırakılmaktan
genellikle hoşnutumdur.
ama o denli sık ve uzun zamandır birlikteyim ki
bu nefretle,
tek özgürlüğüm, tek huzurum onlardan uzak
olmak ve başka yerde olduğumda, neresi olursa olsun-
kahve servisi yapan şişman ve yaşlı bir kadın garson onlara kıyasla
serin serin esen bir deli rüzgardır.
- ( Bana Aşkını Getir ; S: 108 / 109 )
çiğ ve anlamsız nefretle
ilk o tanıştırdı beni.
bu konuda üstüne yoktu: herhangi bir şey ve her şey
nefretini kabartmaya yeterdi
ve onu rahatsız eden şeylerin başında
ben geliyordum.
korkmuyordum ondan
ama öfkesi yüreğimi dağlıyordu
çünkü o yaşta dünyamdı benim
ve korkunç bir dünyaydı bu, ama bütün suçu
babama yüklememeliydim çünkü orayı...evi...terk ettiğimde
kopyaları her yerde karşıma çıktı: babam bütünün küçük bir
parçasıydı
sadece, ama tanıdığım insanlar içinde kimse nefret duymada
eline su dökemezdi.
başka ustalar da tanıdım ama: kimi ustabaşılar, kimi berduşlar,
birlikte olduğum kadınların çoğu da iyiydiler
nefret duyma işinde-sesimi, tavırlarımı, varlığımı
bahane edip beni suçladılar başarısızlıkları için,
beni memnuniyetsizliklerinin hedefi yapıp onları
başarısız geçmişlerinden çekip çıkartmadığım için
suçladılar; benim de kendime göre sorunlarım olduğunu
idrak etmeksizin-sorunlarımın çoğu onlarla birlikteliğimden
kaynaklanıyordu.
uysal adamım ben, kolaylıkla nedensiz mutlu, hatta aptalca
mutlu edebilirim ve tek başıma bırakılmaktan
genellikle hoşnutumdur.
ama o denli sık ve uzun zamandır birlikteyim ki
bu nefretle,
tek özgürlüğüm, tek huzurum onlardan uzak
olmak ve başka yerde olduğumda, neresi olursa olsun-
kahve servisi yapan şişman ve yaşlı bir kadın garson onlara kıyasla
serin serin esen bir deli rüzgardır.
- ( Bana Aşkını Getir ; S: 108 / 109 )
4 Eylül 2017 Pazartesi
HAVA KAPALI
İspanyollar biliyorlardı cevabı, Yunanlılar
da, ama
siğil içindeki babaannemin
kafası karışıktı.
Galileo tahmin etmenin ötesine geçti, peki ya
Salisbury?
kıyametin parlaklığı herkesin
pisliğidir
eşeklerden ve develerden hala
faydalanırken.
Cleopatra bayılırdı herhalde
Kanada pastırmasına ve
kimse söz etmiyor
Roma tepelerinden.
falsolu top falsoyu alıyor
ve en fazla stoğu yapılan dondurma
vanilyadır.
600.000 insan öldü Leningrad
kuşatmasında
ve işte Shostakovich'in Yedinci
Senfonisi.
bu gece silah sesleri geldi
dışarıdan
ve ben oturup yağlı parmaklarımla
alnımı ovdum.
saraylar, saraylar,
ve pencereleri iğrenç
kara okyanuslar.
iki nokta arasındaki en kısa
mesafe
çekilmezdir
genellikle.
kim soktu elmayı
domuzun
ağzına?
gözlerini çıkarıp
kim pişirdi onu
böyle?
Cassiodurus mu?
Cato mu?
Mayıs pilotları
gömülü kemik köpekleri
lokum gibi öpüşler
sesin ödlek sahtekarlığı
ayaktaki
raptiye.
Virgina sülün gibi.
Madalaine döndü.
Tina kendini cine verdi.
Becky telefonda.
cevap
verme.
dolapta görüyorum seni.
karanlıkta görüyorum.
ölü görüyorum.
Santa Monica kara yolunda giden
bir kamyonetin arkasında
görüyorum.
yağmurda olunacak en iyi yer
yağmurun altıdır,
sabahın bir buçuğunda
yağmurun altında bir çiftlik evine doğru
yürüyorsun,
üst pencerelerden birinde tek bir ışık
var.
ışıklar söner.
bir köpek havlar.
düşün tahlilini
en iyi gören
yapar.
salyangoz yuvasına doğru sürünür.
battaniyenin altındaki ayak parmakları
dünyanın en güzel manzaralarından
biridir.
donmuş ateştir
tahta.
elim elimdir.
elim elindir.
cesaretin
lacivert
dalgası.
Turgenev
Turgenev
bulutlar bana doğru
ilerliyor.
güvercin
adımı
söyler.
- ( Gülün Gölgesinde ; S: 132 / 133 / 134 / 135 )
da, ama
siğil içindeki babaannemin
kafası karışıktı.
Galileo tahmin etmenin ötesine geçti, peki ya
Salisbury?
kıyametin parlaklığı herkesin
pisliğidir
eşeklerden ve develerden hala
faydalanırken.
Cleopatra bayılırdı herhalde
Kanada pastırmasına ve
kimse söz etmiyor
Roma tepelerinden.
falsolu top falsoyu alıyor
ve en fazla stoğu yapılan dondurma
vanilyadır.
600.000 insan öldü Leningrad
kuşatmasında
ve işte Shostakovich'in Yedinci
Senfonisi.
bu gece silah sesleri geldi
dışarıdan
ve ben oturup yağlı parmaklarımla
alnımı ovdum.
saraylar, saraylar,
ve pencereleri iğrenç
kara okyanuslar.
iki nokta arasındaki en kısa
mesafe
çekilmezdir
genellikle.
kim soktu elmayı
domuzun
ağzına?
gözlerini çıkarıp
kim pişirdi onu
böyle?
Cassiodurus mu?
Cato mu?
Mayıs pilotları
gömülü kemik köpekleri
lokum gibi öpüşler
sesin ödlek sahtekarlığı
ayaktaki
raptiye.
Virgina sülün gibi.
Madalaine döndü.
Tina kendini cine verdi.
Becky telefonda.
cevap
verme.
dolapta görüyorum seni.
karanlıkta görüyorum.
ölü görüyorum.
Santa Monica kara yolunda giden
bir kamyonetin arkasında
görüyorum.
yağmurda olunacak en iyi yer
yağmurun altıdır,
sabahın bir buçuğunda
yağmurun altında bir çiftlik evine doğru
yürüyorsun,
üst pencerelerden birinde tek bir ışık
var.
ışıklar söner.
bir köpek havlar.
düşün tahlilini
en iyi gören
yapar.
salyangoz yuvasına doğru sürünür.
battaniyenin altındaki ayak parmakları
dünyanın en güzel manzaralarından
biridir.
donmuş ateştir
tahta.
elim elimdir.
elim elindir.
cesaretin
lacivert
dalgası.
Turgenev
Turgenev
bulutlar bana doğru
ilerliyor.
güvercin
adımı
söyler.
- ( Gülün Gölgesinde ; S: 132 / 133 / 134 / 135 )
GENÇTİM NEW ORLEANS'DA
açlıktan ölüyor, zamanımı barlarda geçiriyordum,
ve yürüyordum geceleri,
saatlerce,
ayışığı yapaymış gibi gelirdi
bana, öyleydi belki de,
ve Fransız Kesimi'nde geçen faytonları
seyrederdim, üstü açık arabada
herkes dimdik, zenci sürücü ve
arkada bir kadınla bir erkek,
genellikle genç ve beyaz.
ben beyazdım hep.
ve dünyanın beni mest ettiği
söylenemezdi.
gizlenecek bir yerdi
New Orleans.
hayatımı rahatsız edilmeden
boşa harcayabilirdim
sıçanları saymazsak.
küçük ve karanlık odamdaki
sıçanlar hiç memnun kalmazlardı
odayı benimle paylaşmaktan.
iri ve korkusuzdular
göz kırpmayan
bir ölümden söz ederdi
bana diktikleri
gözleri.
kadınlar menzilimin dışındaydılar.
bir zavallı görüyorlardı
bana baktıklarında.
benden biraz daha yaşlı
bir garson vardı, kahvemi
getirdiğinde hafifçe gülümser,
masamda oyalanırdı.
bu bana yeterdi, yeter de
artardı.
o kentle ilgili bir şey
vardı ama: başkalarının
bu kadar ihtiyaç duyduğu
şeylere bu kadar kayıtsız olduğum
için suçlu hissettirmedi
kendimi bana.
rahat bıraktı.
ışıkları söndürür
yatağıma otururdum ve
dışarıdaki sesleri dinleyerek
şişemi kaldırır
üzümün sıcaklığının içime teneffüs
etmesine izin verirken
sıçanları yeğlerdim
insanlara.
kaybolmak,
delirmek,
o kadar da kötü
değildir
öyleysen:
kayıtsız.
New Orleans bu fırsatı tanıdı
bana.
kimse adımla seslenmedi
bana orada.
telefon yoktu,
iş yoktu,
hiçbir şey
yoktu.
ben
fareler
ve gençliğim,
bir zamanlar
hiçliğin içinde bile
yapılacak değil
sadece bilinecek bir şeyin
kutlanışı olduğunu
biliyordum.
- ( Gülün Gölgesinde ; S: 124/ 125 / 126 )
ve yürüyordum geceleri,
saatlerce,
ayışığı yapaymış gibi gelirdi
bana, öyleydi belki de,
ve Fransız Kesimi'nde geçen faytonları
seyrederdim, üstü açık arabada
herkes dimdik, zenci sürücü ve
arkada bir kadınla bir erkek,
genellikle genç ve beyaz.
ben beyazdım hep.
ve dünyanın beni mest ettiği
söylenemezdi.
gizlenecek bir yerdi
New Orleans.
hayatımı rahatsız edilmeden
boşa harcayabilirdim
sıçanları saymazsak.
küçük ve karanlık odamdaki
sıçanlar hiç memnun kalmazlardı
odayı benimle paylaşmaktan.
iri ve korkusuzdular
göz kırpmayan
bir ölümden söz ederdi
bana diktikleri
gözleri.
kadınlar menzilimin dışındaydılar.
bir zavallı görüyorlardı
bana baktıklarında.
benden biraz daha yaşlı
bir garson vardı, kahvemi
getirdiğinde hafifçe gülümser,
masamda oyalanırdı.
bu bana yeterdi, yeter de
artardı.
o kentle ilgili bir şey
vardı ama: başkalarının
bu kadar ihtiyaç duyduğu
şeylere bu kadar kayıtsız olduğum
için suçlu hissettirmedi
kendimi bana.
rahat bıraktı.
ışıkları söndürür
yatağıma otururdum ve
dışarıdaki sesleri dinleyerek
şişemi kaldırır
üzümün sıcaklığının içime teneffüs
etmesine izin verirken
sıçanları yeğlerdim
insanlara.
kaybolmak,
delirmek,
o kadar da kötü
değildir
öyleysen:
kayıtsız.
New Orleans bu fırsatı tanıdı
bana.
kimse adımla seslenmedi
bana orada.
telefon yoktu,
iş yoktu,
hiçbir şey
yoktu.
ben
fareler
ve gençliğim,
bir zamanlar
hiçliğin içinde bile
yapılacak değil
sadece bilinecek bir şeyin
kutlanışı olduğunu
biliyordum.
- ( Gülün Gölgesinde ; S: 124/ 125 / 126 )
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






